DESIGN

Bir Ofis Kime Benzer?

Bundan iki hafta öncesine kadar kendime sık sık, “Sen içerik üreticisi değilsin, tablolarına yoğunlaş,” deyip duruyordum. Bir yandan Boho için bir şeyler üretmek istiyor, bir yandan dışarıya yaptığım prodüksiyon ve içerik işleri yüzünden kendi alanıma sıra gelmediğini hissediyordum. Sonra geçtiğimiz hafta bir karar verdim. Kişisel hesabımı ve prodüksiyon hesabımı ayrı ayrı sürdürmek yerine, yaptığım her şeyi Boho’nun altında toplamaya başladım.

Aslına bakarsanız kısa bir süre önce tablolarımın evlerde nasıl görüneceğini hayal ederek bir içerik serisine başlamıştım. Aradan neredeyse bir ay geçti ve ben bu süreçte onlarca ev tasarladım. Derken tasarladığım yaşam alanları bana başka fikirler vermeye başladı.

Önce tablolarımın farklı dekorasyon tarzlarına sahip evlerde nasıl duracağını merak ediyordum. Sonra mesele dekorasyon tarzından çıktı. Başka yaşam biçimlerini, başka mekânları düşünmeye başladım. Bir tablo yalnızca bir salonun duvarında değil, bir otelin lobisinde, bir barda ya da bir ofiste nasıl yaşardı?

İçerikler birbirini beslemeye başlayınca ben de bunları Pinterest’te paylaşmaya başladım. Birkaç gün sonra hangi içeriklerin daha çok ilgi çektiğine bakarken ilginç bir şey fark ettim: Ofis yerleşimleri diğerlerinden daha fazla dikkat çekiyordu. Bu da bende daha çok ofis tasarlama arzusu uyandırdı.

Düşününce biraz komik aslında. Bir ay önce tek derdim tablolarımı gerçek yaşam alanlarında göstermekti. Şimdi kendimi, hiç tanımadığım insanların çalışacağı ofisleri tasarlarken buluyorum. Ama mesela düşününce şu da çok garip geliyor: işin kendisine, markanın nasıl göründüğüne, logoya, sunuma, hatta kahvenin hangi fincanda servis edildiğine kadar düşünülen pek çok yerde, konu ofisin kendisine geldiğinde bir anda marka bocalıyor.

Bir bakıyorsun yönetici masası. Arkasında büyük bir koltuk. Bir köşede bitki. Duvarlarda birkaç çerçeve. Konsolun üzerinde nereden geldiğini pek bilmediğimiz dekoratif objeler…

Sanki “ofis” dediğimiz anda hepimizin zihninde aynı dekorasyon kataloğu açılıyor. Oysa bir çalışma alanının bu kadar kimliksiz olması gerekmiyor. Üstelik onu karakterli hale getirmek için her şeyi değiştirmek de gerekmiyor. Birbirine benzemeyen şeyleri yan yana getirebildiğinde ortaya çok karakteristik bir mekân çıkabiliyor.

Bugün birkaç parça işimi, içimden geldiği gibi tasarladığım ofislere yerleştirirken gayet tabii aklımdan yine bir soru geçmeye başladı: Ben olsam nasıl bir ofiste saatlerce, hatta zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden çalışabilirdim?

Etrafımda hangi parçaları görmek isterdim? Bir çalışma alanına baktığımda orada kendimden ne bulmak isterdim? Sevdiğim kitaplar mı, bir seyahatten getirdiğim bir obje mi, yıllardır benimle yaşayan bir sandalye mi? Duvarımda nasıl bir resim olurdu? Masamı nereye çevirirdim? Pencereden ne görmek isterdim? Daha da önemlisi, o mekâna giren biri ben orada olmasam bile oranın bana ait olduğunu anlayabilir miydi?

Duvarlardaki tüm eserlere ve daha fazlasını görmek için

Instagram sayfasını takip edebilir

satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.