DESIGN

Bir Akdeniz evi nasıl olmalı?

Biliyorsunuz, bir önceki yazımda da bahsetmiştim; ben iç mimar değilim, tasarımcı da değilim. Bu evleri tasarlamaya, yalnızca tablolarımın nasıl evlerde yaşayacağını hayal ederek başladım.

Ama insan bir evi hayal etmeye başlayınca ister istemez başka sorular da sormaya başlıyor.

Mesela bugünlerde benim sorum şu:

Bir Akdeniz evi nasıl olmalı?

Belki de daha doğrusu, benim Akdeniz evim nasıl olurdu?

Çünkü son yıllarda özellikle Bodrum’da gördüğüm bazı yeni yapılarda beni rahatsız eden bir takım şeyler var. (Ki bu yazı serisinin doğmasına biraz da bu gıdıklamalar sebep oldu) Parlak yüzeyler, kusursuz duvarlar, hatasız birleşimler, birbirine benzeyen mobilyalar… Her şey çok yeni, çok temiz, çok çağdaş ve bazen bana göre biraz fazla mükemmel.

Oysa benim Akdeniz’le, Ege ruhuyla kurduğum ilişki başka.

Ben yaşlanmış taşı seviyorum. Kireç sıvayı, güneşte rengini kaybetmiş ahşabı, yıllar içinde aşınmış yüzeyleri, el yapımı seramikleri, keteni, hasırı, eski bir kapıyı… Bir evin yalnızca güzel görünmesini değil, bulunduğu coğrafyaya ait olduğunu hissettirmesini istiyorum.

Belki bu yüzden bugünlerde geleneksel Akdeniz mimarisiyle, kendi kültürümüzle, Batı’dan sevdiğim şeylerle ve Japon estetiğiyle nasıl bir ilişki kurulabileceğini düşünüyorum.

Ama işte burada başka bir soru çıktı karşıma.

Bir tasarımcı ne kadar kendisi olabilir?

Diyelim ki biri benden mavi bir tablo istedi…

İyi de ben neredeyse hiç maviyle çalışmıyorum. Benim dünyam daha çok toprak, pas, kiremit, kömür, kırık beyazlar, kahveler… Peki biri gelip “Ben mavi bir tablo istiyorum” dese ne yaparım?

Müşterinin zihnindeki maviyi mi yaparım, yoksa o maviyi kendi dünyamdan mı geçiririm?

Sanırım cevabım ikincisi.

Çünkü mavi dediğimiz şey de tek bir renk değil. Bodrum’un mavisi mesela hangi mavi? 

Yeni boyanmış, parlak bir kapının mavisi mi, yoksa otuz yıldır güneş gören, tuz yiyen, yer yer boyası dökülmüş eski bir ahşap kapının mavisi mi?

Ben sanırım ikincisine daha yakınım.Maviyi biraz soldururum. İçine gri karıştırırım. Belki altından kireç görünür. Belki bazı yerlerinde pigment yoğunlaşır, bazı yerlerinde kaybolur. Mavi hâlâ oradadır ama artık bağırmıyordur. (Ki Shizen’in hikayesi de biraz böyle başlamıştım, vaktiniz varsa onu da bir okuyun isterim)

Ve sanırım tasarım dediğimiz şey biraz da burada başlıyor.Birinin istediğini reddetmekte değil ama onu kendi estetik süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamakta.

Bir müşteri iç mimara “mavi bir masa istiyorum” dediğinde iyi bir tasarımcı muhtemelen yalnızca “tamam” demediğini varsayıyorum. O mavinin tonunu, malzemesini, ışıkla ilişkisini, yanında hangi ahşabın duracağını, yıllar geçtikçe nasıl yaşlanacağını düşünür.

Bir nevi kişisel üslup dediğimiz şey budur. Her projede aynı evi yapmak değil ya da her şeyi kendi sevdiğin renklere boyamak da değil. Farklı isteklerin karşısında bile dünyaya bakma biçimini koruyabilmek.

Ben de sanırım bu evleri böyle düşünmek istiyorum. Bir iç mimar gibi değil tabii ki (zaten bir o değilim 🙂 Bir evin planını çözmeye çalışan biri gibi de değil de, bir ressam gibi yaklaşmak istiyorum.

Bir yüzeyin diğer yüzeyle, bir rengin ışıkla, eski bir objenin yeni bir mobilyayla nasıl konuşacağını düşünerek.

Ve belki benim Akdeniz evim de buradan çıkacak. Kusursuz olmayan, biraz yaşlanmış, biraz Ege, biraz Japonya.

Biraz geçmişten kalmış ama en önemlisi, bulunduğu yere ait olsun istiyorum. 

Çünkü galiba artık “Akdeniz stili” diye bir şey yaratmaktan çok, Akdeniz’de yaşayan bir evin nasıl hissettirmesi gerektiğini merak ediyorum.

Uzun bir girizgah oldu, ama buraya kadar geldiyseniz devamını da okursunuz bence 🙂