Bir ev bulunduğu yere ne zaman ait olur?
Hiç size de oluyor mu bilmiyorum; bir şehre gittiğimde yalnızca evlerine bakmıyorum. Coğrafyasına, dokusuna, ışığına, yapıların birbirleriyle ve etraflarındaki doğayla kurduğu ilişkiye bakıyorum.
Bazı yerlerde insan, yapıların gerçekten oraya ait olduğunu hissedebiliyor. Sanki ev sonradan gelip o coğrafyanın üzerine konmamış da zaten hep oradaymış gibi. Malzemesi, rengi, dokusu, penceresinden içeri giren ışık… Hepsi bulunduğu yerle aynı dili konuşuyor.
Bodrum’da son yıllarda bunu daha sık düşünmeye başladım.Özellikle hayatımın son iki yıl gayrimenkul sektöründe olduğunda pek çok farklı projeye başka bir gözle bakmaya başladım.

Yaz-kış yaşamın artmasıyla birlikte evlerin de değiştiğini fark ettim. Açıkcası bu durum biraz canımı sıkmıyor değil. Eski Bodrum evlerinin yerini daha modern, günümüzün ihtiyaçlarına göre tasarlanmış yapılar alıyor. Ama bazen bu dönüşüm, Akdeniz ruhunu kaybetmeden gerçekleşiyor ve ben bu duruma çok üzülüyorum.
Eskiyle yeninin arasında güzel bir ilişki kuruluyor evet, ama bazen de nerede olduğumuzu unutturacak kadar başka bir yere aitmiş hissi veren evlerle karşılaşıyorum.
Ağır mermerler, parlak yüzeyler, gösterişli malzemeler, kusursuz bitişler… Baktığımda güzel bulduğum şeyler bile olabiliyor bunlar. Ama bazen içimden, “Bu ev neden burada?” diye sormak geliyor. Çünkü galiba bir evin yalnızca güzel olmasıyla değil, aitlik hissi yaratabilmesiyle ilgileniyorum.
Hatırlar mısınız, bir dönem evlerimiz birbirine çok benziyordu. Hepimizin bildiği o IKEA evleri vardı. Sonra Boho geldi, ardından boho-İskandinav evleri… Şimdi başka estetikler geliyor. Belki de evlerimiz de bizim gibi dönem dönem başka şeylere benzemeye çalışıyor.

Ben ise son zamanlarda bir evi nasıl dekore ederdim diye düşündüğümde kendimi en çok wabi-sabiye yakın hissediyorum. Sadece bir stil olarak değil. Wabi-sabinin eskimiş olanla, eksik olanla, zamanın bıraktığı izlerle kurduğu ilişki ilgimi çekiyor. Bir yüzeyi hemen düzeltmemesi, eski bir ahşabı yenisiyle değiştirmek zorunda hissetmemesi, kusursuzluğu güzelliğin şartı olarak görmemesi…
Belki de bu yüzden Bodrum’a yakıştırıyorum onu. Çünkü buranın taşı var, sıvası var, güneşte rengi değişmiş ahşabı, yıllanmış yüzeyleri, sert ışığı, kuru toprağı var. Bunları başka bir şeye dönüştürmeden de bugünün evini kurmanın mümkün olduğunu düşünüyorum.
Bir evi güzelleştirmek için onun karakterini silmek gerekmeyebilir, belki zaten orada olanı biraz daha görebiliriz.



