Tek Bir Kimliğe Sığmayan İnsanlar

Bazı insanlar tek bir mesleğe, tek bir role, tek bir kimliğe sığar.
Bazılarıysa hayatı katmanlar halinde deneyimler.
Aynı anda düşünebilir, üretebilir, hissedebilir, sorgulayabilir, yön değiştirebilir, yeniden başlayabilir.

Ama modern dünya uzun zamandır bize başka bir şey söylüyor:

“Net ol.”
“Bir şeye dönüş.”
“Odaklan.”
“Tek bir alanda uzmanlaş.”
“Sürdürülebilir görün.”
“Düzenli üret.”
“Algını yönet.”
“Başarıyı kanıtla.”

Ve zamanla insan, kendi potansiyelini keşfetmek yerine; sistemin içinde “anlaşılır” görünmeye çalışıyor.

Oysa bazı hayatlar doğrusal değildir.
Bazı insanlar bir sonuç değil, bir süreçtir.

Dağılmak mı, genişlemek mi?

Bugünün dünyasında çok yönlü insanlar çoğu zaman “dağınık” olarak etiketleniyor.
Çünkü sistem hâlâ insanı tek bir kimlik üzerinden okumaya alışkın.

Bir ressamsan yalnızca resim yapmalısın.
Bir girişimciysen sürekli görünür olmalısın.
Bir yaratıcıysan sürekli üretmelisin.
Bir marka kuruyorsan hep aynı dili konuşmalısın.

Peki ya insan bunların hepsiyse?

İşte tam burada “dağılmak” ile “genişlemek” arasındaki fark başlıyor.

Psikolojide buna dair önemli araştırmalar var. Özellikle yaratıcı düşünce üzerine çalışan psikologlar, yaratıcı insanların doğrusal düşünmek yerine “associative thinking” yani ilişkisel düşünme modeliyle hareket ettiğini söylüyor. Beyin farklı alanlar arasında bağlantı kuruyor. Sanatla bilimi, deneyimle sezgiyi, hikâyeyle stratejiyi birbirine bağlıyor.

Yani bazı insanlar tek bir alanda derinleşmez.
Birden fazla alan arasında bağ kurarak derinleşir.

Bu yüzden onların yolculuğu dışarıdan bakıldığında “istikrarsız” gibi görünebilir. Ama aslında içeride çok güçlü bir örüntü vardır.

Steve Jobs’un kaligrafi derslerinden aldığı estetik bakışı yıllar sonra bilgisayar tasarımına taşıması tesadüf değildi.
Leonardo da Vinci’nin aynı anda sanatçı, mühendis, anatomist ve mucit olması bir “dikkat dağınıklığı” değildi.
Carl Jung’un psikolojiyi mitolojiyle, sembollerle ve sanatla birlikte düşünmesi de öyle.

Bazı zihinler çizgisel ilerlemez.
Katmanlı ilerler.

Sürekli üretmek zorunda olmak

Modern üretim kültürü bize görünürlüğü başarıyla eşitledi.
Ne kadar görünürsen, o kadar varsın.
Ne kadar üretirsen, o kadar değerlisin.

Özellikle sosyal medya çağında insanlar artık yalnızca iş üretmiyor; kendi hayatlarının performansını da sergiliyor.

Sabah rutini.
Verimlilik listeleri.
Haftalık hedefler.
Kusursuz planlar.
“Başaran insan” estetiği.

Ama insan zihni bir makine değil. Nörobilim araştırmaları beynin sürekli performans modunda kalmasının tükenmişlik yarattığını söylüyor. Özellikle yaratıcı üretim yapan insanlarda “default mode network” denilen zihinsel ağ, durduğumuz anlarda aktifleşiyor. Yani insan bazen hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünürken aslında içsel bağlantılar kuruyor, düşünüyor, anlamlandırıyor.

Bir başka deyişle:

Dinlenmek üretimin karşıtı değildir. Üretimin bir parçasıdır. Ama günümüz kültürü boşluğu tehdit gibi görüyor.

Bir süre paylaşım yapmayınca:
“Kayboldun mu?”

Bir projeyi bırakınca:
“Sürdüremedin mi?”

Yön değiştirince:
“Kararsız mısın?”

Oysa bazen insan bırakmaz. Dönüşür.

Herkes aynı ritimde yaşayamaz

Toplum çoğu zaman başarıyı standartlaştırılmış ritimler üzerinden ölçüyor.

Her gün aynı saatte uyan.
Her gün üret.
Her gün görünür ol.
Aynı enerjiyle devam et.
Hep motive ol.

Ama insan doğası mevsimseldir.

Psikolog Carl Rogers’ın insan gelişimi üzerine yaklaşımı tam da bunu söyler: İnsan sabit bir yapı değil, sürekli oluş hâlindedir. Ve sağlıklı gelişim; kişinin kendi iç ritmiyle temas kurabilmesidir.

Bazı dönemler taşarsın.
Bazı dönemler geri çekilirsin.
Bazı dönemler sadece gözlemlersin.
Bazı dönemler dünyayı içine alırsın.
Bazı dönemler dünyaya kendini anlatırsın.

Ve bunların hepsi insan olmanın parçasıdır.

Doğa bile sürekli çiçek açmıyor.
Ama insan kendinden sürekli verim bekliyor.

Belki de bu yüzden artık birçok insan kendi potansiyelini keşfetmek yerine; kendi performansını yönetmeye çalışıyor.

Kendini göstermek mi, kendini paylaşmak mı?

Bugün bir insan görünür olmaya başladığında çok hızlı şekilde “kendini parlatıyor” algısıyla karşılaşabiliyor.

Oysa görünür olmak her zaman narsisizm değildir.

Bazen insan sadece:
— düşündüğünü paylaşmak ister,
— hissettiğini çoğaltmak ister,
— başka insanlarla bağ kurmak ister,
— yalnız olmadığını göstermek ister.

Sosyolog Brené Brown’un çalışmalarında sıkça geçen bir kavram var: “vulnerability”, yani kırılgan görünme cesareti.

Gerçek paylaşım aslında kusursuz görünmek değil; insan olmaya izin vermektir.

Çünkü insanlar artık mükemmel insanları değil, gerçek insanları görmek istiyor.

Belki de bu yüzden en çok bağ kurduğumuz insanlar; sürekli güçlü görünenler değil, dönüşümünü saklamayanlar oluyor.

Tek bir kimliğe sığmayan insanlar

Bazı insanlar bir meslek değildir.
Bir düşünce biçimidir.

Onlar:

  • bir odanın atmosferini değiştirir,
  • insanları birbirine bağlar,
  • fikirleri çoğaltır,
  • disiplinler arasında köprü kurar,
  • yeni bakış açıları açar.

Ama modern sistem bunu ölçmekte zorlanır.

Çünkü bunlar performans gösteri tablolarına sığmaz.
CV maddelerine sığmaz.
Tek cümlelik unvanlara sığmaz.

Bu yüzden çok yönlü insanlar hayatlarının belli dönemlerinde kendilerini açıklamak zorunda hisseder:
“Hayır, dağılmıyorum.”
“Hayır, ne istediğimi bilmiyor değilim.”
“Hayır, sadece tek bir şeye dönüşmek istemiyorum.”

Aslında bu insanların ihtiyacı olan şey bir kalıba girmek değil; kendi çalışma biçimlerini anlamaktır.

Çünkü herkes aynı şekilde üretmez.
Herkes aynı şekilde düşünmez.
Herkes aynı şekilde büyümez.

Başarıyı yeniden tanımlamak

Belki artık başarıyı yalnızca:

  • ne kadar çalıştığımızla,
  • ne kadar görünür olduğumuzla,
  • ne kadar istikrarlı üretim yaptığımızla,
  • kaç proje tamamladığımızla ölçmemeliyiz.

Belki biraz da şunlarla ölçmeliyiz:

Bir deneyim bizi ne kadar dönüştürdü?
Bir fikir kaç insana dokundu?
Bir üretim ne kadar anlam taşıdı?
Bir insan başka insanların potansiyelini ne kadar açığa çıkarabildi?

Çünkü bazı insanlar dünyaya bir şey “kanıtlamak” için değil; dünyaya bir şey “katmak” için üretir.

Ve belki de gerçek mesele budur:

Tek bir şeye dönüşmek değil,
kendi potansiyelinin hareket alanını keşfedebilmek.

Çünkü insan bazen bir kariyer değildir.
Bazen yaşayan bir anlatıdır.

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir