Yavaş Moda: Atölye Ren

Bitki dünyası ile direkt ilişkili olmasa da; sürdürülebilirliğe ve dolayısıyla ucu doğaya dokunan bir konu ile karşınızdayız.

Geçtiğimiz sene sonunda, birkaç senedir yaptığım gibi, yeni yıl kararlarımı alırken özellikle giyim sektöründe daha az ve bilinçli alışveriş yapacağıma dair karar vermiştim. Gece uyumadan önce malum e-ticaret sitesinden gözüm kapana yazarken alışveriş yapıp, kargo geldiğinde “A ne almışım?” dediğim birkaç alışveriş vakası da bu kararı almamda etkili oldu ve giyim alışverişlerimi 2020 yılında sadece on beş parça olacak şekilde kendimi sınırladım. Şu an yedinci parçadayım!

Fakat tüketimi azaltmak dışında sorabileceğimiz başka sorular var ve alabileceğimiz farklı kararlar var. Bu konular üzerine Atölye Ren giyim markasının kurucusu Gözde Karatekin ile harika bir söyleşi yaptık.

Merhaba Gözde! Moda Devrimi ve “Giysilerimi kim yaptı?” hareketi ile sohbetimize başlayalım istiyorum. Bildiğim kadarı ile 2013 Bangladeş’te yaşanan trajik bir olay sonrası hızlı tüketim giyim sektörü ile ilgili kaygı ve sorunlar daha fazla dile getirilmeye başlanıyor. Hızlı tüketim giyim sektöründeki sorunlar ve bu sorunlara alternatifler sunan yavaş moda akımı hakkında bize neler anlatmak istersin?

Atölye Ren’in arkasındaki ilk fikir özgün bedenlerimizi hiçbir anlamda sınırlamayan, rahat ve özgür giysiler üretmekti. Bu fikirle yola çıktığımızda bunu nasıl yapacağımız üzerine düşünmeye, okumaya ve araştırmaya başladık. Global moda endüstrisinin konvansiyonel yöntemlerinin tahrip eden ve sömüren süreçleri bu ana fikirle çelişiyordu. Bu tahrip eden ve sömüren tekstil tedarik zinciri yaklaşımının verdiği zararı en çarpıcı şekilde gözler önüne seren olay belki de Rana Plaza’nın yıkılmasıydı ve 1000’den fazla insanın birkaç saat içerisinde yaşamını yitirmesiydi.

Artık dünyanın her yerinden son tüketici, giysilerimizin arkasında makineler değil, giysilerimizi üretirken başlarına gelen bir iş cinayeti sonucu yaşamını yitiren insanlar olduğunu görmeye başladı. Hızlı moda, giysileri birer nesne olarak o kadar önemsizleştiriyor ki onların nasıl ve ne şartlarda meydana geldiklerini sorgulamayı unutuyoruz. Oysa giydiğimiz her bir giysiye pamuk tohumundan son ürüne kadar sayısız el dokunuyor, giysilerimiz sayısız yaşama değiyor.

Bu farkındalıkla birlikte, zaten kendi yaşantımızdaki deneyimlerimizin de etkisi ile yavaş moda ilkelerine bağlı bir üretim anlayışı belirlemeyi tercih ettik. Küçüklüğümüzden beri giysilerimizi annemiz, ninemiz, komşu teyzelerimiz diktikleri için geleneksel zanaatın, ruhu sarıp sarmalayan hissine aşinaydık. Bu yüzden yavaş moda kavramı bize uzak değildi. Tek tek seçilen kumaşlar, yavaşça ve özenle kesilip hazırlanan kalıplar, elde incelikle dikilen giysiler… Böylece üretimlerimizi birleştirici gücüne oldukça fazla inandığımız zanaatkar yöntemlerle yapmaya karar verdik.

Kısacası yavaş moda, bana göre, hakkaniyetli, incitmeyen, özen gösteren ve şefkat besleyen, insani dayanışmaya ve doğanın doğal ritmine uyum sağlamaya dayalı tasarım ve üretim modelidir. Bizim yavaş moda yaklaşımımıza göre bir yavaş moda markası, hızlı modanın takvimini takip etmez, üretimini kasıtlı olarak küçük ölçekte ve ihtiyaca yönelik tutar. Son ürünün kalitesini olduğu kadar, üretim sürecinin yavaş ve dingin olmasını da önemser.

Peki Atölye Ren’in hikayesi nedir ve bize neler anlatmak istiyor?

Ren’i hayata geçirmemi sağlayan motivasyon kendi sözümü söyleyebileceğim, inandığım yaşamı inşa edebileceğim bir alan ve araç bulmaktı. İyi bir lise, iyi bir üniversite, iyi bir iş için sürekli rekabet ettiğimiz ve hep daha iyi, daha başarılı, daha zengin olmamızın öğütlendiği ve öğretildiği sistem içinde kendimi yabancı hissediyordum. Zaten üniversite bitip de kurumsal bir şirkette çalışmaya ve kendi evimi geçindirmeye başladığımda bu her şeyin “daha daha daha daha” iyiye gitmesi gerektiği meselesinin doğal ve mümkün olmadığını fark ettim. Bu asla gerçekleşmeyecek ideal üzerine kurulan baskı benim üzerimde stres ve kaygı atakları olarak etki gösteriyordu, başkalarının üzerinde aşırı rekabetçilik, yıpratıcı hırs ya da zorbalık davranışı göstermek olarak ortaya çıkıyordu.

Tam tersi bir yaşam hayal ediyorum. Tıpkı dünyadaki doğal yaşamın kendisi gibi inişleri çıkışları ile kabul edildiği, dayanışma ile dengede kalan, şevkatin, işbirliğinin, yaratıcı özgürlüğün esas olduğu bir yaşam… Maddi olarak kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek ve bu küçük yaşamımı inşa edebilmek için bir iş yapmalıydım ve aklımda hep şu vardı: Ne iş yaparsam yapayım, sorumlu, vicdanlı ve dayanışmacı olacaktım. Çevreye, topluma ve kendime karşı… Hakkaniyetli, incitmeyen, özen gösteren ve şefkat besleyen, kapsayıcı tasarım ve üretim modelini benimseyen sürdürülebilir, yavaş ve kapsayıcı bir moda markası olarak Ren böyle bir hayalin eseri.

Markayı incelediğimde hikâyesi olan tasarımlar yaptığınızı görüyorum. Ursula, Slyvia ve Clarissa serilerinden bahsetmek ister misin?

Bir önceki soruda bahsettiğim, benliğimi bedenimin bulunduğu mekanlara sığdırmak için zorlandığım zamanlarda, okuduğum kadın yazar ve düşünürler bana hep ışık oluyordu. Bir bütün olarak hayattaki duruşları ilham ve cesaret veriyor. Ursula Le Guin, Clarissa Pinkola Estes, Simone De Beauvoir içlerinden en çok kalbimin çarptıkları. Onları tanıyorum sanki, çaresiz kaldığımda onları okuyorum ve sanki bana tam da ihtiyacım olan konuda yol gösteriyorlar. Onlar olmasaydı, Atölye Ren ile ilgili hiçbir kararı alamazdım gibi hissediyorum. Bana cesaret veriyorlar, ilham oluyorlar, bazen de şefkatle sarıp sarmalıyorlar. Bu yüzden her bir model adını fikirlerimi ve benliğimi şekillendirmeme yardımcı olan kadın düşünür, yazar ya da sanatçılardan alıyor.

Sektörün içinden biri olarak; ülkemizde yavaş moda akımı adına atılan adımlar hakkında neler söyleyebilirsin? Ülkemizde giyim sektöründe temiz, adil ve şeffaf üretimi denetleyen herhangi bir kurum ya da oluşum var mı?

Uluslarası sertifikalar ve kurumlar var bu denetimleri yapan. Bu kurumlar genellikle bir markanın üretim yaptırdığı tedarikçileri denetlenmesi talebi ile başlıyor.

Türkiye Devleti’nin tekstilde iyi üretim gibi denetimi olduğuna dair bir bilgi okumadım maalesef. Bu konu bireysel olarak benim çok rahatsız olduğum bir konu aynı zamanda. Yasal ve zorunlu bir denetlemenin olmayışı yeşil aklama (greenwashing) dediğimiz, yani ürünlerin temiz, adil ve şeffaf “MIŞ” gibi gösterilmesine yönelik markalama ve pazarlama iletişimi yapılması uygulamaların önünü açıyor. Bu noktada bir söylemin yeşil aklama olup olmadığının ayrımını yapmak tüketiciye düşüyor ancak günümüzün yoğun kent yaşamında tüketicinin her zaman bu kadar sorgulayıcı olması mümkün olmuyor.

Bu nedenle sürdürülebilir, organik, etik gibi kelimeleri markalama ve pazarlama iletişiminde kullanan markaların yaptıkları işlerin sahiden öyle olup olmadığının devlete bağlı ya da kâr amacı gütmeyen bir sivil kuruluş tarafından denetlenmesinin bir mecburiyet olduğuna inanıyorum.

Özellikle yurtdışında yavaş moda akımını takip eden markaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ülkemizde bizlere önerebileceğin, sektörde güvenilir bulduğun, Atölye Ren gibi sürdürülebilirlik ve yavaş üretim odaklı markalar başka markalar var mı?

Türkiye tekstil konusunda çok güçlü bir ülke. Ege organik pamuğu, dünyanın en iyi organik pamukları arasında gösteriliyor. Sürdürülebilir ve etik üretim konusunda Avrupa ve Amerika pazarlarında çok güçlü iş ortakları var Türkiye’li konfeksiyoncuların ve kumaş üreticilerinin. Son 10 sene içerisinde Türkiye’den hem süreçleri hem de tasarım yaklaşımı açısından yurtdışındaki markalardan geri kalmayacak çok güçlü markalar olduğuna inanıyorum. Gün geçtikçe de yenileri ekleniyor, bu çok mutluluk verici. Atölye Ren kurulmadan önce bana ilham ve cesaret veren Poplin Homewear, Sat-su-ma, Awaydenim, Darwin’s Botanicals, Hüner gibi markaları takip etmenizi öneririm.

Sitenizi incelediğimde daha önce karşılaşmadığım bir kavram ilgimi çekti; kapsayıcı moda nedir?

“Size inclusive fashion” olarak bilinen kavram Amerika’da çok yaygın olarak kullanılan bir kavram. Türkçe’ye çevirirken kapsayıcı moda olarak çevirmek içime sindi. Öncelikle kapsayıcı moda, “büyük beden modası” değildir. Bu kavramsallaştırmayı çok problemli buluyorum. Kapsayıcı moda markaları büyük beden markalarından farklı olarak hiçbir beden ölçüsünü ve şeklini marjinalleştirmez, ötekileştirmez, kadınların özgün farklılıklarını gözetir. Hızlı giyim markaları, “büyük beden” için ürün ürettiklerinde bu ürünlerin tasarımları, onların “normal” gördükleri genellikle 42 bedene kadar olan, tasarımlarından farklıdır.

Büyük beden için üretilen modellerde hep “kusurların gizlenmesi”ne vurgu yapılır. Oysa kapsayıcı moda yaklaşım, tıpkı doğadaki tüm diğer canlılar gibi, insanların da kusurlu sayılan(!) halleri ile özgün ve kişilikli olduklarına inanır. Kapsayıcı tasarım ayrım yapmadan, nötr bir yaklaşımla, tüm farklılıkları gözeterek mümkün olduğunca herkese pozitif bir deneyim yaratmayı amaçlar. Bu sayede, reklamlar, sosyal medya, dergiler, TV ve sosyal gruplar aracılığı ile güzellik normlarına uymadığı için ötekileştiren kadınların kendilerine bir temsil ve ifade alanı bulabilmelerine olanak sağlar. Bedeniyle barışık ve rahat olması kendine güvenmesini ve okulda, iş ortamında ya da sosyal çevresinde daha görünür olabilmesine yardımcı olur.

Bu yüzden, Atölye Ren’in varoluş nedeni, kadınların kendi bedenleri ile kurdukları ilişkiyi pozitif bir zemine taşımak. Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyor. Kapsayıcı, farklı beden ölçüleri ve şekillerini dikkate alan ve bu farklılıkları kutlayan bir tasarım anlayışı ile hareket ediyor. Beden olumlama yaklaşımı ile kadınların daha özgüvenli, kendi ile barışık ve daha özgür olmalarını sağlamayı hedefliyor.

Peki son olarak giyim sektöründe bilinçli tüketim yapmak isteyen kişiler bireysel olarak sizce neler yapabilirler?

Son zamanlarda tüketiciler arasında daha adil, temiz ve iyi ürünlere ulaşmak isteyen kişilerin arttığını fark etmemek de mümkün değil. Bu anlamda tüketim tercihlerini değiştirmek isteyen ve tüketimi söz söyleyen, pozitif etkisi olan bir pratiğe dönüştürmek isteyen kişilere “TÜRETİCİ” olmalarını tavsiye ederim.

Türetici olmak, satın alma eylemini sorgulamakla başlıyor. Bu ürün nereden geliyor, bu ürünü kim üretiyor, bu ürünün hammaddesi ne? Bu hammadde nereden geliyor? Bu ürünü satan kişi ile üreten kişi arasında nasıl bir ilişki var? gibi soruları mutlaka sormalılar. Daha sonra bu sorulara adil, şeffaf ve iyi cevapları olan yerel, bağımsız markaları ve mümkün olduğunda doğrudan üreticinin kendisine ulaşmalılar.

Öte yandan adil, şeffaf ve iyi olanı satın almak güzel ancak satın almayı azaltmak de bir o kadar önemli. Kendi yetenek ve becerilerini geliştirerek bazı ürünleri satın almaya gerek duymamak, kendi kendine yetebilmek de TÜRETİCİ olmanın şartlarından.

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply