CANSU BOĞUŞLU: “ÇOCUKLUĞUM FİLM SETİ GİBİ EVLERDE GEÇTİ”

Cansu’yla ilk karşılaşmamızda; renklerinden, ışığından, harika gülüşünden öyle bir enerji almıştım ki, sanki kafamın içinde ki tüm sahneleri perdeye aktaran bir hali var gibi seziyorum. Yerinde olmayı istediğim insanlardan biri olan Cansu’nun hayal dünyasında olup bitenleri, nasıl bir evde yaşadığını hep çok merak ettim. Ve en sonunda bir film setini andıran evinde bohem ruhlu fotoğraflarıyla karşımıza çıkınca içini kurcalamanın zamanı geldi diye düşünüp harekete geçtim.

Karantina günlerinde çektiği self portrelerle karşımıza çıkan Cansu’nun çocukluğunun geçtiği evleri, o günlerden hafızasına kazınanları ve şimdilerde neler yaptığını konuştuk.

Öncelikle seni biraz tanıyalım mı, ne kadar bohem ruhlusun?

Sanırım bayağı bohem ruhluyum. Bu nerede nasıl tam başladı bilmiyorum ama büyüdüğüm ortamda, Cihangir’de doğup büyüdüğümüz evimizde biraz o hava vardı sanırım. Fotoğraf çekmeye başlamamda da İstanbul’un bu tarz mimariye sahip yerleri (Galata, Beyoğlu, Cihangir, Beşiktaş) ve Büyükada etkili olmuştur. Daha sonra da Polonya’da film okulunda geçen altı yıl, Paris’te oyunculuk eğitimi alırken yaşadığım evler ve yaşam tarzım iyice şekillendi. Evime gelen arkadaşlarım ‘Cansu evinin dağınıklığı bile sanatsal duruyor, sanki özellikle böyle dekore edilmiş gibi’ diyorlardı. Bohem benim için hem estetik, sanatsal hem de kasmadan, rahatlık hissi veriyor.

Karantina süreci içindeyken kendinle ilgili neyi keşfettin ve bu dönemde yaratıcılığını etkileyen neyle karşılaştın?

Açıkçası çok sportif bir insan değildim. Film çekimleri öncesi sıkı çalışıp, vücudumu güçlendiriyordum ve sıkılaşıyordum. Bu süreçte evde pilates bantları ve ağırlıklarla düzenli spor yapmaya başladım. Çok iyi enerji veriyor. İnsanın özsaygısı ve özsevgisi artıyor. Keşke çok önceden keşfetseymişim. Onun dışında zaten normalde de ruhumu besleyen şeylere çok vakit ayırırım. Bol meditasyon, bol müzik… Ama bu süreçte daha klasik ev kızı yönlerimi keşfettim. Normalde daha rock’n roll bir insan olarak tanırdım kendimi ama bayağı evcil, klasik, anaç bir tarafım da varmış. Kendine iyi bakan, sakin, huzurlu… Onu da ortaya çıkarıp sahiplendim.

Eve kapanıyor olmanın üretkenliğine olan etkisini nasıl değerlendiriyorsun?

Bana çok iyi geliyor. İçe dönmek, eve kapanmak, kendini hatırlamak. Hayatım boyunca hep kamera arkası beni heyecanlandırdı. Fakat karşılaştığım bir çok usta yönetmen ve başka isimler de beni kamera önüne yakıştırdılar. Ben de son yıllardaki ‘selfie’ modası, herkesin kendini gösterme merakından dolayı açıkçası biraz rahatsız oluyordum. Ama bu süreçte mecbur kalıp kamerayı kurup önüne geçtim.  Bir yandan da yazdığım senaryoma tekrar göz atıyorum.

Peki çekimler nasıl gelişti?

Aslında yıllar önce dönmeme rağmen Türkiye’de bir köklenme korkusu yaşıyordum. Hep aklım yurtdışındaydı. İş için sürekli Avrupa’ya gidip geliyordum. Bu yıl da Amerika’yı deneyimleme heyecanındaydım ki… 16 mart’ta Los Angeles’a gitmeyi planlarken kendimi karantinada buldum. Evimde düzen kurmayı bile erteliyordum, nasıl olsa gideceğim diye. Bu bahaneyle evin dekorasyonunu istediğim hale getirdim. Evdeki vakti verimli geçirmeye çalıştım, fotoğraflar da aslında bu rutini yansıtıyor. Ama kadraj ve ışık olarak tabii ki biraz sihir katmayı seviyorum. Yani normalde de atmosfer beni çok etkiliyor. Masalsı bir tarafı var bu serideki renklerin ve hissin. Ustam Christopher Doyle’un hep bana söylediği şeyi yaptım. Kendim çekip, kendim oynadım.

Peki iç mekânlar mı yoksa dış mekânlar mı sana daha çok ilham verir, neler hissedersin oradayken?

Açıkçası iç mekanların bazıları çok ilham verici oluyor. Ama bu genelde doğayla bütünleşip, harmanlanmış iç mekanlar oluyor. Deniz gören, bitkilerle donatılmış mekanların bazıları beni büyülüyor. Dış mekan olarak da aklıma ilk gelen yer Alpler. Oraya aşık olmuştum. Aslen Karadenizliyim. Yeşile, dağlara belki içerden bir yerden bir bağım vardı. Bu tutkum Alpler’i gördüğümde resmen ortaya çıktı. Baharda açan rengarenk kır çiçekleri ayrı, kışında karda ateş başında ya da  dağ evinde huzurun yeri ayrı. Dağlarda yapılan uzun yürüyüşler beni arındırıyor. Her mevsiminin ayrı bir güzelliği var. Bir de Alaçatı’nın hissini çok seviyorum. Rüzgar, sörf yapanları seyretmek, lavanta tarlalarını gezmek, taş evlerde uyanmak. Fotoğraf olarak da çok güzel Hacımemiş sokakları. Bodrum’un da denize çıkan sokakları hayatı yaşamaya değer kılanlardan.

Peki gelelim biraz da sanatsal yolculuğuna… “Çocukluğum film seti gibi evlerde geçti” demiştin. Hangi sahneler var o günlerden aklında kalan. Ne kadarını sanatına uyarlarken yakaladın kendini?

Annem dekorasyon konusunda çok özenli ve zevkli biri. Evlerimizde genelde sıcak ışıklar, güzel şamdanlar ve antika eşyalar oldu. Varaklı aynalar, kadife koltuklar. Bir evimizin salonu şarap kırmızısı rengindeydi mesela. Kesinlikle bu seçimlerin estetik algımı etkilediğini düşünüyorum. Ya da yüksek tavanlar, uzun koridorlar, duvar kağıdı… Bunlar bende bir şeyleri harekete geçiriyor.

Neler ilham oldu sana o dönemden?

Çocukluğum denince aklıma diğer gelen kısım da yazlıkta geçen hafta sonları ve tatil günleri. Pek kimse yoktu. Köpeğimiz Lucky ve Fazıl Amcamı çok severdim. Fazıl Amca huzur bulmak için tek başına bizim oradaki küçük evine gelirdi. 60’lı yaşlarında babamın akrabası olan Fazıl Amca ile uzun uzun sohbetlerimiz olurdu. Ben tiyatrocu ya da gazeteci olmak istiyordum. Bana tiyatro metinleri verirdi okumam için. Küçük Prens’i ilk o hediye etmişti. Alışverişe giderken arabada hep klasik müzik dinlerdik. Çok yazardı. Şiirler, denemeler… Sayfalar dolusu.  O ve köpeğimizin ölümü ile hayatım değişmişti. Bir şiir yazmıştım ona. Bundan sonra yaptığım her üretimi yıldızlardan izliyordur diye düşünerek yaşamaya devam ettim.  Bana sanatı aşılamıştı. Onun o huzur arayışı bana çok ilham verirdi. Tarkovski’nin The Sacrifice filmi falan o havaları anımsatır. Bergman filmleri de… Maddi hayattan çok felsefe ve maneviyat hep ilgimi çekti çocukluğumdan beri.

Fakat artık karanlık, üzen ağlatan şeyler yapmak da izlemek de içimden gelmiyor. Trajedik altyapısı olsa bile güldüren, durumla dalga geçen, eğlenceli üretimler peşindeyim.  Karantina döneminde bu isteğim iyice pekişti.

Senin çok muzip ve eğlenceli bir yönün olduğun konuşuluyor. Göz yaşını içine mi akıtırsın, yoksa kadrajından mı taşar?

Evet hep muzur biri olmama rağmen fotoğrafa ilk başladığım dönem ve yazıp çektiğim filmler çok dramatik ve karanlık. Sanırım zehri, acıyı işe akıtıp pozitif bir insan olarak kalmayı başardım. Filmin ve sanatın bu iyileştirici tarafını seviyorum. Fakat artık karanlık, üzen ağlatan şeyler yapmak da izlemek de içimden gelmiyor. Trajedik altyapısı olsa bile güldüren, durumla dalga geçen, eğlenceli üretimler peşindeyim.  Karantina döneminde bu isteğim iyice pekişti.

Hangi sanatçının ruhunu ele geçirmek isterdin peki, onun bakış açısından onun gözlerinden duyumsamak istediğin biri var mı ve neden?

 Joaquin Phoenix beni son dönemde çok heyecanlandırıyor. Gözlem ve oyunculuk yeteneği beni büyülüyor. Joker ve Her gibi filmlerdeki performanslarından sonra hayata nasıl devam ediyor hissedebilmek isterdim. Ya da Billie Ellish. O da çok ilgimi çekiyor.

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply